Başlangıçta şunu belirtmeliyim bu filmi spoilersız incelemek çok güç, o yüzden bu yazıyı okuyorsanız filmi izlemiş olmanızı önemle rica ediyorum. Çok konuştuk, çok bekledik, merak ettik, izlemeden kötüledik. Rogue One bizi utandırmayı başardı. Çok şık bir Star Wars hikayesi izledik.

(Buradan sonrası film hakkında spoiler içermektedir. Eğer filmi izlemediyseniz devam etmenizi tavsiye etmiyoruz.)

SPOILER!!!

Öncelikle parça parça filmdeki nakış gibi işlenmiş detaylardan bahsetmek istiyorum. Film beklenmedik bir şekilde o meşhur “Star Wars” yazı akışı olmadan başlıyor, ki ben bunu ana seri filmi olmamasına bağlıyorum. Zira tüm diğer filmler episode filmleri olduğu için, bir önceki episode’da olanlardan bahsediyor, ya da iki episode arasında olanları anlatıyor. İşte bu film tam olarak 3. ve 4. Bölümler arasındaki o boşluğu yani eski ile yeni üçlemeleri bağlıyor ve bunu harika bir şekilde yapıyor.

Filmin başından sonuna kadar, İmparatorluğun yükselmeye başladığını ve isyanın yeni yeni filizlenmeye başladığını hissedebilirsiniz. İmparatorluk arası konuşmalarda halen bir senatonun olduğu biliniyor ve Death Star planı senatodan gizlenmeye çalışılıyor. Filmin başına dönecek olursak, Galen Erso ve ailesi cumhuriyetin yıkılmasının ardından gözden uzak bir yerde sakin bir hayat yaşamaya çalışmaktadır. Galen Erso kimdir diye kısaca bilgi verirsek, Galaksideki en önemli mühendis diye kısaca özetleyebiliriz. Buradan anlıyoruz ki Death Star aslında bir İsyan taraftarı tarafından tasarlanmış. İşte planların çalınması ve Episode 4’ün başlaması burada oturuyor. Yani film daha ilk sahneden amacını belli ediyor.

Sonrasında Jyn Erso, Saw Gerrera tarafından bulunup büyütülüyor, olaylar gelişmeye başlıyor. Jyn Erso’nun kimliğini öğrenen bir asi filosu Jyn’i bulunca bizim hikayemiz başlıyor. Uzunca bir süre kendi adını saklayıp takma bir isimle hayatına devam eden Jyn Erso, isyancılar tarafından Saw Gerrera’nın aşırı uç isyanıyla bağlantıya geçmek için kullanılmak istiyor. Senaryo burada güzel bir komplike hale bürünüyor. Saw Gerrera’ya Galen tarafından bir mesaj yollanıyor. Bu mesaj İsyancı birlikleri için hayati öneme sahip. Lakin Saw Gerrera isyancılara güvenmiyor. İşte bu noktada Saw Gerrera’nın güvendiği nadir insanlardan Jyn bizim kahramanımız oluyor. Buralardaki olaylar üzerinde çok fazla durmak istemiyorum çünkü filmin asıl ilgi çeken kısmı ikinci yarısındaki göndermeler.

Filmin ikinci yarısında gördüğümüz gezegen Kyber Kristallerini işleme merkezi. Burada Death Star’ın temel ihtiyaçları hallediliyor. Bu sahnelerde filmde buram buram bir genişletilmiş evren havası hakim. Star Wars evrenine baya hakim insanlar tarafından işlenmiş. Galen’in yolladığı hologramda Deah Star’ın zayıf noktası belirtilmiş, çünkü Galen Death Star’ın kendisi olmadan da yapılacağının farkında ve bu işi kendisi yaparak gizli bir zayıf nokta koyuyor. İşte o zayıf nokta, zamanında fanlara kafayı yedirten bu kadar basit olmamalı, koskoca bir gezegen yokedicinin bu kadar büyük bir zayıf noktası olmamalı gibi serzenişlerin cevabını açık ve net bir şekilde bize gösteriyor, sırf bu olay yüzünden kocaman bir 10 puanı hak ediyor film.

Filmde; X-Winglerin, Tie-Fighterlar ile kapışmaya başladığı andan itibaren bir duygu patlaması yaşanıyor. Buram buram Star Wars filmiyim ben diyor, bakın işte her şeyimle buradayım. Squadron muhabbetleri, isyancıların son anda imdada yetiştiği sahneler vesaire insanı filmin içine harika bir şekilde çekiyor. Lakin yeni karakterleri çok fazla beğenmedim. Bir tek Chirrut‘u beğendim. Ona da yazının ilerleyen kısımlarında değineceğim.  Jyn Erso ve Cassian Andor, görevlerini hakkıyla yapmış olsalar da, bir eksiklik vardı. İşte ben o eksikliğe Kyle Katarn diyorum. Siz ne derseniz diyebilirsiniz. Lakin Kyle Katarn olup da bu filmde öldürülseydi yaşayacağım yıkım çok daha kritik boyutlarda olurdu. O yüzden bir bakıma böyle iyi oldu deyip kendimi avutuyorum. Thrawn‘ın canon olmasından sonra bütün umutlarım Kyle için de duruyor. Mon Mothma yine genişletilmiş evrenden çok iyi bildiğimiz bir isim. İşin isyancı ve imparatorluk tarafında bildiğimiz isimleri görmek bir nebze mutlu etti.

Filmi izlerken hepinizin aklına şu soru gelmiştir, bu filmde bu kadar insan var, bunlar nasıl olacak da 4. filme bağlanacak. Gareth Edwards harika ve kolay bir çözüm bulmuş. Hepsini öldürmüş. Bence yapılması gereken de buydu. Çünkü bu 1977’de çekilmiş bir filmin hemen öncesini anlatıyor, 1977’de çekilmiş olan film değişmeyeceğine göre bundaki olayları en makul şekilde ona bağlamak gerekiyor. Bu kadar karakter de ancak böyle epik bir şekilde öldürülerek bizlere sunulabilirdi. Yaptıkları fedakarlığın Star Wars evrenini nasıl değiştirdiğini zaten biliyoruz.

Filmde ayrıca değinmek istediğim nokta, hepinizin başından beri merak ettiği Darth Vader! Vader, sahneleri tüm Star Wars fanlarına muhteşem anlar yaşattı. Daha ilk gözüktüğü sahnede Krennic‘e verdiği efsanevi ayarla ağırlığını belli ediyor. Hele ki son sahne, yani 4. filmin başladığı sahne diyelim biz oraya. Gemiye gelip isyancıları paramparça ederken, can havliyle kaçan Death Star planları ve sonunda Leia‘nın ortaya çıkışı ve olayların her şeyin başladığı yere gelmesi, çok tatmin ediciydi. Son olarak dikkat çekmek istediğim olay General Tarkin ve Prenses Leia‘nın CGI’ının ne kadar başarılı olduğuydu. İnsanın gördüğü anda içi ürperiyor.

Rogue One: A Star Wars Story, bana göre baya olmuş bir film. Kafamdaki bütün soru işaretlerine olumlu şekilde yanıt verdi. Hiç bir sahnesinde mantıksızlık veya ana senaryoyla kopukluk yaşanmadı. Filmde force kullanılmayışından doğacak epiklik sorununa Chirrut karakteriyle ayrı bir boyut katmışlar. Chirrut güç hassasiyeti olan lakin kullanmayı bilmeyen bir karakter, bunun farkında ve çoğu sahnede güce olan inancını belirtiyor. Artık midichlorian kavramından yavaş yavaş kurtluyoruz ve force hakettiği gibi yüce bir kavram olarak bizlerle buluşuyor.

- Yorumlar -