Sinema, televizyon ve edebiyat alanlarında önemli işler yapan, zaman zaman hikayeleriyle Yabani Dergi’ye de destek olan Orkide Ünsür ile keyifli bir söyleşi yaptık. Tabi bu söyleşi de yine Burak’ın kaleminden geliyor.

Sizlere “Şu anda televizyon, kısa film, belgesel ve edebiyatın buluştuğu noktada birbirinden güzel projelerde yer almış, başarılı, özverili, mükemmeliyetçi, aklınıza gelebilecek en güzel cümlelerin sahibi, kişiliği ile de özel bir insan olan Sayın Orkide Ünsür Hanımefendi’nin yanındayız!” demek isterdim ama diyemiyorum çünkü ayrı şehirlerde yaşıyoruz. Yine de uzaktan bile olsa onu tanıtmaya çalışacağım.

Burak ÖZPOLAT: Beni kırmadığınız için teşekkür ederim Orkide Hanım. Öncelikle sizi tanıyabilmemiz adına bize kendinizden biraz bahseder misiniz?

Orkide ÜNSÜR : Rica ederim. Bu iltifatlar için de çok teşekkür ederim, beni mahcup ettiniz gerçekten…
Kendimden kısaca bahsetmeye çalışacak olursam; İstanbul’da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunuyum. Kariyerim, kulağa biraz renkli ve karışık gelebilir. Muhabirlikten başlayıp prodüksiyon ve yönetmen asistanlığına; metin yazarlığından kısa metraj film senaristliğine; tanıtım filmi, tv programı, kısa film, belgesel film yönetmenliğinden öykü ve roman yazarlığına kadar giden zorlu, uzun ama zevkli bir yol olarak özetleyebilirim.

B.Ö: “Aşkın Karanlık Yüzü – 14 Şubat İçin 14 Yazardan 14 Karanlık Öykü”de eşi bulunmaz, benim için birbirinden önemli ve değerli yazarların hikâyelerini harmanladınız. Bu güzel çalışmayı nasıl düşündünüz? Kitabın ilk adımı nasıl atıldı?

O.Ü: Geçtiğimiz yıl “LÂL UYANIŞ – Film Tadındaki Bazı Karanlık Öyküler” adını verdiğim bir öykü serisi yazmıştım. Önce bunları kitap olarak bastırmayı düşündüm fakat sonra aklıma başka bir şey geldi. Orada yazmış olduğum tekinsiz bir Sevgililer Günü öyküsünden yola çıkarak neden aynı tema üzerinde farklı tarz ve bakış açılarına, farklı üsluplara sahip yazarlar ile ortak bir çalışma yapmayayım diye düşündüm. Hem birbirimizi ve çalışmalarımızı daha iyi tanıyabilir hem de birbirimize destek olup birlikte daha güçlü olabilirdik. Öncelikle Galip Dursun, Işın Beril Tetik ve Demokan Atasoy’dan oluşan Gerisi Hikâye ekibi ile tanışmış olmam; sonra Freyja toplantılarında tanıştığım ve iletişimde olduğum yetenekli yazarlar, kafamdaki bu fitili ateşledi diyebilirim. Bazı yazar arkadaşlarımızı şahsen tanımıyordum onları da Sevgili Galip Dursun sayesinde ekibimize kattık.

Kitabımız, özellikleri ve konusu göz önüne alındığında basılı kitap olarak sadece Türkiye’de değil, araştırdığım ve bildiğim kadarıyla dünyada da bir ilk olma niteliği taşıyor. Bu projeye emek veren, değerli yazar arkadaşlarım Demokan Atasoy, Alper Kaya, Mehmet Berk Yaltırık, Göktuğ Canbaba, Işın Beril Tetik, Hakan Bıçakcı, Galip Dursun, Murat Baykan, Özlem Ertan, Murat Başekim, Gülbike Berkkam, Uğur Batı ve Murat S. Dural’a sizin aracılığınız ile bir kez daha teşekkür ediyor ve sevgilerimi gönderiyorum. Hep birlikte çok güzel bir eser ortaya çıkartarak korku edebiyatına armağan ettik. Ayrıca projeye katkıları ve bana olan destekleri için Galip Dursun ve Demokan Atasoy’a özel teşekkürlerimi bir de buradan iletmiş olayım.

Aşkın Karanlık Yüzü kitabımızı geçen yıl aramızdan ayrılan kıymetli üstat Giovanni Scognamillo’ya ithaf ettik. Sağ olsaydı inanıyorum ki keyifle okurdu bu kitabı. Bundan sonra çıkaracağımız korku temalı ve antolojik nitelikli kitapları da yine ona ithaf ederek kendimizce şükranlarımızı sunmayı, onun anısını kendi eserlerimiz aracılığı ile de yaşatmayı arzu ediyoruz.

B.Ö: Sayın Giovanni Scognamillo’nun sinemaya, korku edebiyatına katkıları büyük. Sizin de onu çok sevdiğinizi biliyoruz. Giovanni Scognamillo ustanın size katkıları ne oldu biraz anlatır mısınız? Sizin gözünüzle kendisini anmış olalım bu röportajda.

O.Ü: Giovanni Scognamillo, kendisini anlatmaya kelimelerin kifâyetsiz kaldığı çok değerli bir üstat. Yazarlığı, sinema tarihçiliğini, araştırmacılığı, eleştirmenliği, eğitmenliği, çevirmenliği, hatta ressamlığı bir bedene ve akla sığdırıp başarıyla yürüten, son derece çalışkan, üretken bir insan.

Benim yolum onunla hem bir sinema sevdalısı hem de korku, özellikle de vampir temasına ilgi duyan, gencecik ve meraklı bir televizyon muhabiri iken vampirler üzerine yaptığım bir röportaj vesilesiyle kesişmişti. Sohbetimiz sırasında Francis Ford Coppola’nın Dracula filmini çok beğendiğimden ve Bram Stoker’ın Dracula eserine olan hayranlığımdan bahsedince bana kitabın kütüphanesinde bulunan 1947 tarihli İngilizce baskısını hediye etmişti. Çok zarifti, tam bir İstanbul beyefendisiydi.

Onu uzun yıllar boyunca görmedim, tekrar ziyaret etmeye ise nedense cesaret edememiş, belki de akıl edememiştim. Herhalde şu hayatta en büyük pişmanlıklarımdan biri budur. Ancak uzaktan da olsa daima onun çalışmalarını takip ettim, sinema, fantastik, korku, gizem temalı kitaplarını okudum. Lâmia – KAN BAĞI’nın yazılmasında en büyük ilham kaynaklarımdan biri onun eserleri olmuştur zaten. Hatta ona kendimce bir saygı duruşu ve küçük, sevimli bir jest yapmak için kitabımın erkek vampir karakteri olan Faik’i Levanten asıllı bir Türk yaptım. Karakterimin ikinci ismi ise tahmin edebileceğiniz gibi Giovanni…

Kendisini sonraki ziyaretlerim romanım vesilesiyle oldu. Kitabın konusunu detaylı olarak anlattığımda ve romanımdan ona okumalar yaptığımda şaşırdı ve çok memnun oldu. Kitabımın arka kapağında da kullandığım sözleriyle beni onurlandırdı. Bana söylemiş olduğu ayrıca iki cümle var ki, bunlar kariyerimde âdeta bir mihenk taşı oldular ve kalemimin izin verdiği, ömrümün yettiği sürece beni yazmaya gönüllü mahkûm ettiler: “İlk defa kitap yazdığına emin misin? Sen yazar olmak için doğmuşsun!” Her hatırladığımda gözlerimin dolduğu bu cümleler yazmak konusunda motivasyonumu ve cesaretimi hep körükleyecek. Sırf onun bu iltifatlarına lâyık olmak için bile yazmaya devam etmeliyim, daima elimden gelenin en iyisini yapmak zorundayım.

B.Ö: Yeni yazacağınız kitap korku türünde olur mu?

O.Ü: Evet, planlarım bu şekilde. Bu türü seviyor ve kendi tarzımla üretim yapmayı çok heyecan verici ve keyifli buluyorum. Aslında benden romantik komedi ve çocuk kitabı yazmamı bekleyen bazı tanıdıklarım ve sevenlerim de var. Bu janra yoğunlaşmış durumdayım ama arada belki o tip çalışmalar da yapabilirim.

B.Ö: Sizi Yabani Dergi’ye destek verirken görmek, bu güzel eserin yanında olduğunuzu bilmek çizgi roman sevenler olarak bizleri mutlu ediyor. İnternet ortamı basılı dergilerin durumunu, alımını zorlaştırıyordur. Sizce arkadaşlarınızın çabaları yeterli olacak mı?

O.Ü: Dergiye yazar ve çizer olarak katkıda bulunan kişiler, hem -kendisi de yetenekli bir sanatçı olan- Devrim Kunter’e ve çıkardığı dergiye, hem de çizgi roman haricinde korku, fantastik, bilim kurgu türlerine destek olmak istedikleri için oradalar. Hiçbir maddi karşılık beklemeden/almadan emeklerini, eserlerini sunan ve her biri ayrı yetenek ve değerde olan arkadaşlarımızın çoğu zaten bilinen, çalışmalarıyla ortada olan kişiler, hatta bazıları uluslar arası düzeyde tanınan isimler.

Fakat görünen o ki gerek fiyat politikası gerekse dağıtımın yetersizliği ve hedeflenen kişilere ulaşılamaması nedeniyle maalesef derginin akıbeti tehlikeye girmiş durumda. Hatta sevgili Devrim Kunter’in kendi ifadesiyle 10. Sayı belki de derginin son sayısı olabilir. Çıktığı günden beri gözlemlediğim ve okuduğum kadarıyla Yabani Dergi’nin asıl ve/veya ağırlıklı takipçileri, Devrim Kunter’in çalışmalarının daha önceden hayranı olan, dergiyi de en başta onun çizgi romanlarını ve sonra da diğer çizgi romanları takip etmek için satın alan yaş ortalaması genç erkek okuyuculardan oluşuyor. İnceleme başlığı altındaki yazıları yazanlar da öyle… Umarım hem onlar hem de diğer okuyucular desteklerini sürdürmeye devam ederler ve Yabani Dergi ve tüm Yabaniler yollarına uzun müddet devam ederler. Derginin sevenleri de arşivlerinde ömür boyu saklayabilecekleri daha nice sayılar görürler.

B.Ö: Kitaplarınızın ileriki dönemlerde devamı gelen seri kitaplar olma ihtimali var mı?

O.Ü: Lâmia – KAN BAĞI’nı yazarken daha en başından (ismini koyarken dahi) devamı olabileceği düşüncesiyle hareket etmiş, bunu aklımın bir köşesinde tutmuştum. Ancak bir kitabın devamının gelebilmesi için reklâm, tanıtım ve dağıtımının çok iyi yapılması, ülkenin her şehrindeki okuyucuya gerçekten ulaşmış olması gerekiyor. Dünyanın en iyi kitabını bile yazmış olsanız, okuyucu o kitabın varlığından haberi olmazsa ya da gittiği kitapçıda o kitabı bulamazsa yani reklâmı, tanıtımı, dağıtımı iyi yapılmazsa sizin kendi kişisel çabanız pek bir işe yaramıyor, başarısı sınırlı kalıyor. Dolayısıyla kitabımın ikinci baskısı için (elbette kastettiğim yine geleneksel yayıncılık, ücretini ödeyip kitap bastırmaktan bahsetmiyorum) benimle gerçekten işbirliği yapacak, o yayınevinin yazarı olarak beni ve kitabımı tanıtmaya, öne çıkarmaya özen gösterecek bir yayınevi bulamazsam devam kitabını yazmaya da vakit ve emek harcamayı düşünmüyorum. Hatta yayınevinin devam kitabını yazmam konusunda kendisinin bana teklifte bulunmasını, teşvik etmesini tercih ederim.

Proje yönetmenliğini yaptığım Aşkın Karanlık Yüzü ise antolojik türdeki çalışmalarımızın ilk kitabıydı. Sırada iki ayrı projemiz var, birinin yazımına başlandı ve yakında yayınevi arayışına geçeceğiz.

B.Ö: Orkide Hanım, Lâmia kitabınıza dönecek olursak, aslında bu kitap Supernatural gibi Netflix tadındaki sağlam kadrolu dizilerden biri olarak düşünülebilir mi? Bir röportajınızda kitabı uzun metraj bir film senaryosu olarak düşünüp daha sonra roman olarak yazmaya karar verdiğinizi okumuştum. Film olmasından vaz mı geçtiniz yoksa henüz erken mi?

O.Ü: Elbette bahsettiğiniz tarz bir dizi olarak da düşünülebilir hatta film yapılsa çok daha güzel olur ama yabancı yapımcılar için bir bağlantım yok. Her şeyden önce kitabın İngilizceye çevrilmesi gerekiyor. Türkiye’de dizi yapılabileceğini ise pek tahmin etmiyorum. Bunun birkaç nedeni var. Ayrıca sakız gibi uzayan, bir bölümü saatlerce süren bir dizinin çıkacağını sanmıyorum kitaptan. Film olmasını her zaman tercih ederim hatta Amerikalı bir yapımcı ve yönetmenin elinden çıkmasını, büyük bir prodüksiyonla çekilmesini çok isterdim. Doğru kişilerin eline ulaşabilirse en güzel şekilde değerlendirilebilecek bir kitap ama konu beni aşıyor. Ben hiçbir şeyden vazgeçmiş değilim; ancak her şey birbirine bağlı ve o bağlantıların ucunda para ve ilişkilerin olması sizi kısır bir döngü ve cendereye sokuyor maalesef. Şöyle diyeyim kısaca; altının kıymetini sarraf bilir ama mesele sarraf ile altını bir araya getirebilmekte…

B.Ö: Yıllar önce Kara Melek gibi önemli dizi setlerinde yönetmen yardımcısı olarak kamera arkası tecrübeleriniz var. Bir dizide yönetmen ya da senarist olarak çalışmak ister miydiniz?

O.Ü: Dizi setleri bir yönetmen adayı için güzel bir tecrübe alanı, bir tür okul gibi. Set adabından ünlü oyuncularla çalışmaya kadar pek çok konuda bilgi ve görgü sahibi oluyor, zamana karşı yarışmayı, insanları idare ve organize etmeyi öğreniyorsunuz. Ama her açıdan çok yıpratıcı bir iş. 45 dakikalık dizi çekilen dönemde bile çok uzun saatler boyu ayakta kalıyor, mekândan mekâna koşturuyor, pek az uyuyor, tükeniyorduk. Artık diziler filmden bile uzun. Gerçi eskisine göre bazı açılardan daha rahatlıklar ve teknik kolaylıklar var şu an ama televizyon dizilerinde yönetmenlik ya da senaristlik yapmak, geliri iyi olsa da pek hedefimde olan bir şey değil açıkçası. Zaten kafamın çalışma şekli ve artistik bakış açım ile Türkiye’deki televizyon dizilerinin mantığı pek uyuşmuyor.

B.Ö: Göze çarpmayan güzel bir özelliğiniz var: Röportaj. Arkadaşlarınız ile röportaj yapmayı seviyorsunuz. Listenizde kimler var?

O.Ü : Yazar arkadaşlarımla röportaj yapmak hoşuma gidiyor. Bir yazar olarak onlarla sohbet etmek, tanıtımlarına kendimce katkıda bulunmak, çalışmalarına destek olmak bana mutluluk veriyor. Daha düzenli olarak röportaj yapmayı istiyorum aslında ama araya başka işler ve projeler girince zorunlu olarak ara veriyorum. Sırada, kitabımızdaki kadın yazarlardan Sevgili Özlem Ertan ve Uğur Batı ile yapacağım röportajlar var. Uzun bir seyahate giden Göktuğ Canbaba ile sohbet etmek, anılarını ve yeni çalışmalarını sizlere aktarmak içinse onun dönüşünü bekliyorum. Bir yazarın diğer bir yazarla röportaj yapmasının okuyucuya ilginç ve samimi geldiği, onları farklı açılımlara da götürebildiği kanaatindeyim.

B.Ö: Başarılarınızı sınırlandırmamanız, ufkunuzun geniş olması bir okuyucu olarak beni mutlu ediyor. Sizin öncelikle kendinizi bir sinemacı olarak gördüğünüzü, sinemaya tutkun olduğunuzu biliyoruz. Metruk, 8’den 8’e Sahildekiler gibi ulusal ve uluslararası festivallerde gösterilmiş ve ödül almış kısa filmleriniz var. Kısa metrajdan uzun metraja geçiş görünüyor mu, belgesel ya da film projeleriniz var mı? Yazarlık mı yoksa yönetmenlik mi desek hangisi ağır basardı sizin için?

O.Ü: Ben bir hikâye anlatıcısıyım. Bunu yazı ile de görüntü ile de yapabilirim ama sinemanın büyüsü elbette başka…
Kısa filmi çok seviyorum, elimde belgesel film projelerim de var ama uzun metraj bir film çekmek benim her zaman en büyük hayallerimden biri olmuştur, bunu çok arzu ederim. Ancak şartlar ve zamanlama çok önemli. Film çekmek kitap yazmak gibi bireysel bir iş ve sanat dalı değil ne yazık ki. Aile arasında ve cep telefonuyla film çekmeye kalkışmıyorsanız en minimalist projenin prodüksiyonunda bile her şeyden önce karşınızda sevimsiz bir gökdelen gibi dikilen bir finans sorunu var. Zamanında kısa filmim için bile fon alamamışken üreteceğim uzun metraj film projeleri için fon konusundaki septik bakışımı koruyorum. Kitlesel fonlama ise bizde nadiren işleyen bir sistem. Belgesel ve kısa film projelerinde neyse ama uzun metraj film projelerinde ona güvenip de yola çıkılmaz. Bazı yönetmen arkadaşlarımız gibi annemden, babamdan para alıp film çekecek kadar zengin bir aileden de gelmiyorum. Piyasaya göre doğru ilişkiler, bağlantılar kurmuş olmanız gerekli. Size ve projenize inanan, düzgün ve işini bilen bir yapımcı bulmanız onun da doğru yatırımcıları ve sponsorları bulması şart. Birbirinize karşı güven ve inanç içinde olacağınız iyi ve sağlam bir ekiple çalışmanız çok önemli. O nedenle taşlar yerine oturmaz ve en azından belli şartlar gerçekleşmezse benim açımdan film projelerimi hayata geçirmek pek mümkün görünmüyor.

Meselâ orta/uzun vadedeki planlarım arasında Aşkın Karanlık Yüzü kitabımızdaki öykülerin arasından seçtiğim ve kısa filmlerden oluşan aynı adlı bir uzun metraj film projesi (kitabı düşündüğüm ilk andan itibaren aklıma düşmüş olan bir konu zaten) de var. Bu işi aynı dili konuşabileceğim, beni anlayabilecek, Auteur Yönetmen sıfatını taşıyabilecek ve ortak olarak güvenebileceğim bir arkadaşım ile birlikte proje geliştirerek, senaryoyu beraber yazarak hayata geçirmeyi arzu ediyorum. Bunun için Demokan Atasoy’u kandırmaya çalışıyorum. Şaka bir yana, konuya esasen o da sıcak bakmasına rağmen kendi çalışmaları ve finansal açıdan bazı sıkıntıları olduğu için projeyle ilgili bir belirsizlik yaşıyoruz. Sinema ya da edebiyatla yoğun olarak uğraşmak, özgürce hayâllerinize koşabilmek için tuzunuzun kuru olması gerekiyor ne yazık ki. Belki de kitabımız bir yapımcının ilgisini çeker ve başka bir yönetmen ve senarist devreye girip bu çalışmayı yapabilir. Bakalım zaman ve şartlar ne gösterecek. Umarım ben ve işini aşk, tutku, özen ve saygı ile yapan tüm sanatçı arkadaşlarım hayalini kurduğumuz projelerimizi er ya da geç hayata geçirebiliriz.

B.Ö: Sayın Orkide Ünsür, bize vakit ayırdığınız, sorularımızı cevapladığınız için kendi adıma teşekkürlerimi iletiyorum.

O.Ü: İlginiz ve bu güzel sorularınız için ben teşekkür ederim Burak Bey. Size ve The Pack ekibine sevgi ve selâmlar…

- Yorumlar -