Allah aşkına, LucasArts lafını duymamış olan var mı aramızda? Gofret sevmeyen var mı aramızda sorusuyla aynı değerdedir bu soru! Yani belki 95’li 96’lı kardeşlerimiz duymamış olabilir hadi onları tenzi ediyorum. Ama o yaş grubunun öncesindeki arkadaşlar illa ki duymuşsunuzdur.

Cevabınız evet ise, o zaman LucasArts’ın özellikle Adventure türü oyunlarının da ne kadar EFSANE olduğunu da söylemekten çekinmeyiz değil mi?

Yahu The Pack için yazmaya başladığımdan beri amma nostaljik takılır oldum ya. Bak gözlerim doldu resmen 😛

Neyse, TOP List’ler çoğu zaman sübjektif listelerdir. Herkesin gönlünde bazı şeylerin TOP 5, TOP 10 listeleri vardır ve şüphesiz birbirlerinden çok farklılıklar göstermektedir.

Ne var ki, konu LucasArts ve Adventure oyunları olunca “ahanda” nidası da atarız, akan sular durur ve çoğumuz tek bir noktada birleşiriz.

NOT: LucasFilms ve LucasArts firmalarının şu anki durumu, tarihçesi ve gelecekle ilgili kaygılarımız makalenin kapsamı dışındadır. Kimse kimsenin yarasını deşmesin, üzmesin. Star Wars Episode VII’de hep beraber göreceğiz zaten…

Top listesi gibi düşünmeyin bunu, bu oyunlar benim zamanında “mesai” harcadığım oyunlar olduğu için seçtim…

  • LOOM


Loom, kanımca biraz saç baş yolduran LucasArts Adventure oyunlarından biridir. “Olm doğru notaları mı kullanıyorsun, emin misin? Çaldım flütü hiçbir halt olmadı!” vs gibi lafların oyunu çözmeye çalışırken çokça kullanıldığı bir oyundur. Zamanına göre grafikleri, hikaye derinliği ve “müzikleriyle” ses getirmiştir. Devamının getirilmemesi de biz zamanın oyuncu çocuklarını üzmüştür.

Kısaca hikayesinden bahsetmek gerekirse: Bildiğimiz, sevdiğimiz dünyamızda ama bayaaaaa uzak gelecekte geçen (sene 8021, 81. yy düşün yani!) bir kurguya sahip. İnsanlık tabiat üzerinde bir kez daha hakimiyetini sağladıktan sonra birçok şehir devletleri kurulmuş ve Bilgi bu şehir devletleri arasında paylaşılıp, ilgili bilginin hakimi olmuşlardır. Hikayeye söz konusu olan devletlerden ya da oyundaki adıyla Guild’lerden (lonca da diyebiliriz aslında) biri de Weavers yani Dokumacılardır. Ne var ki Dokumacılar bilgi ve becerilerinde öyle ilerlemişlerdir ki, Gerçekliğin ve Tabiatın yapısını dokumacılık ve müzikle değiştirebilme kabiliyetine sahip olmuşlardır.

Bu sebepten ötürü de diğer şehir devletlerin loncaları da Dokumacıları cadılıkla suçlamışlar ve Dokumacılarda diğer loncalardan uzak durmak ve tehlike içinde yaşamamak için ana karadan ayrı okyanusun ötesinde adalar zinciri toprakların üzerine yerleşmişlerdir.


Lady Cygna Threadbare Dokumacıların İhtiyar Heyetinin önüne çıkıp, diğer loncaların göstermiş olduğu baskıdan kurtulmak için Great Loom’un (yani Büyük Dokuma Tezgahın) kullanılması konusunda fikirlerini beyan etmiştir. İhtiyar heyetin başındaki Atropos, Clothos, ve Lachesis (Allah Allah bu isimler ne kadar da tanıdık…) Lady Cygna’ya karşı çıkarlar. “Bizler Tanrı değiliz ve Loom’u bu şekilde kullanmamız doğru olmaz!” diye karşı görüşte bulunup Lady Cygna’nın teklifini kabul etmezler.

Bunun üzerine Lady Cygna, yaşadıkları adanın ismini de veren tüm renkleri barındıran (ya da öyle olduğu düşünülen) Loom’a gri renkte bir iplik ekler. Eklediği iplikten Loom bir bebek yaratır (ahanda doğurdu). Bunun sebebinin Lady Cygna’nın eklediği gri iplik olduğunu anlayan İhtiyar Heyeti, Lady Cygna’yı “kuğuya” çevirir ve kuğu uzayın derinliklerine uçar, gider (Ölmüyor kadın ama işte kuğu olup gidiyor… Enteresan işler)

Doğan çocuğa kıymazlar, bakılmaya ve eğitilmeye başlanır. Böylelikle ana karakterimiz Bobbin ile tanışmış oluruz.

Oyundaki en önemli nokta, özellikle ana karakterin elinde flüt niyetine kullandığı asa ile (distaff) oyuncu müzik notalarını kullanarak büyüler yapması (Drafts) ve böylelikle oyun içindeki objeleri ve dolayısıyla Gerçekliği farklı şekillere sokabilmesidir. Draft çalarak oyuncu hikayenin içindeki ipuçlarını bulup veya yaratıp önündeki engellerin üzerinden gelip amacına ulaşmaktadır.

Grafikleri her ne kadar The Secret of the Monkey Island (aynı yıl çıkmıştır) kadar olmasa da ZOR seviyesinde oynandığında saç baş yoldurur insana. İyi bir kulağa sahip değilsen biraz zorlardı oyun. Ayrıca aynı Draft’ı bir kere çaldığında ya da geriden çaldığında esas olan efektin tam tersi etkiyi verebiliyordun. Mesela Open Draft’ı tekrar çalındığında Close olarak etki ediyor vb.

Dosbox emülatöründe hala oynanabildiğine dair bir de duyum aldım. Eeh denemesi bedava! İyi de abi, oynayacak vaktim yok ama merak da ettim şimdi diyorsanız, buyursunlar:

NOT: The Secret of Monkey Island oyununu oynarken reklamı bile çıkıyor: GO OUT AND BUY LOOM TODAY!” diye

  • THE SECRET OF MONKEY ISLAND


İşte! Makaleyi okuyan kardeşim. Evet sen! Senden bahsediyorum evet sen! Hele bir dur! Derin bir nefes al ve dinle. Niye mi? Duyamadın tabii değil mi? Akan sular durmuştur, sessizlik ondandır…

Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz. Ama olur da bir gün, bir GAMESHOW dergisi yazarı veya benim gibi GAMESHOW dergisi hayranı ve oyuncu üstadı (dinozor diyeni de duydum, bak gelirsem oraya kırarım bacağınızı hahahaha :D) birisiyle karşılaşırsan sevgili okuyucu hele o gün bir sor bakalım, “Abi ya, (abla da olabilir, cinsiyet ayrımı yapmaz oyun piyasası. Asla!!!) The Secret of The Monkey Island diye bir oyun varmış zamanında, nasıl bir şeydi?” Gözleri dolup da dağları, taşları yıkan bir “aaahh be” geçirmezse neyim? Tabii kimisi de çıkıp, “olm (veya kızım) The Monkey Island değil la, the kelimesi yok!” diye ukalalık edebilir, hakkıdır boyun eğip dinleyeceksin 😀

Özellikle macera sever oyuncuların belki de oynarken en çok zevk aldıkları (eeh yani Ron Gilbert ve Tim Schafer ikilisi bir araya gelecek ve sıkıcı olacak öyle mi?) ve ilkinden sonra üçlemeye dönüşmüş efsane oyunlar arasında yer alır Monkey Island. Guybrush Threepwood (Allahım isme gel :D) karakterini yönettiğimiz oyunda yeni yetme bir korsanın “ben hazine bulucam, zengin olacam, sizi de kafa atacam” derken yürüyen ölü korsan kaptanı LeChuck (löö Chuck, löö naapang ya? Geyikleri kulağımda çınladı resmen) ile olan kapışmasını ve esas oğlan Guybrush’ın esas kız Elaine elde etmesini izleriz, deneyimleriz, güleriz, eğleniriz beraber.

Firma The Secret of Monkey Island ve serinin devamını  Disneyland’da bulunan Pirates of the Caribbean (Karayip Korsanları) atraksiyonun atmosferinden etkilenerek (ulan ne atraksiyonmuş be, film serisi bile var, binmek lazım demek ki) ve SCUMM (Script Creation Utiliy for Maniac Mansion) altyapısını kullanarak geliştirmiştir.

SCUMM türünün en iyi örneklerinden olup, belli başlı eylemleri seçip bulmacaları çözdüğümüz oyunlardan biridir Monkey Island. Ama müzikleri bendeniz OzzyBaR için oyunun en leziz özelliklerindendir. Hala daha Youtube’dan dinlerim arada, efenim onu da buradan buyursunlar:

Oyunla ilgili bir diğer güzellik de yeni nesil oyuncuların da bu güzelim sanat eseri deneyimini yaşayabilmeleri için 15 Temmuz 2009 tarihinde Special Edition olarak, günümüzün teknolojisine (yani o günün en azından) uygun şekilde tekrar piyasaya sunulmuş olmasıdır.

Tabii yine her zamanki gibi, buyurun izleyin eğer isterseniz; Special Edition Version

  • MONKEY ISLAND 2: LeCHUCK’S REVENGE

Ya bi dakka ya, bi dakka! Hani lööChuck gebermişti, patlamıştı? Ne oldu şimdi?

Ne olacak, baktılar oyun piyasalarda bomba etkisi yapıyor, yenisini yapalım gelsin paralar, dediler.

Her ne kadar doğru olsa da, adı üzerinde LeChuck beyefendi ilk oyunun sonucu biraz sinirlendiği için (tabii geliştirme ekibine de güzel bir bütçe ayarlandığı için ilkinin satışlarından ötürü) Guybrush tüysüzünden intikam almak için Karayipleri altına üstüne getirmeye baş koymasının hikayesidir. Ölü başını desek daha doğru olur herhalde!

Oyun daha başlarken sizi bir anda sarsıyor ve akabinde hemen sarıyor tabii. Guybrush ve Elaine boyunları iple bağlı, nasıl bu hale geldiklerini düşünürlerken başlıyor ve bir zaman yolculuğu ve hoop oyun başladı bile.

İlginçtir, Monkey Island dışındaki hayali Tri-Island takımadaların diğerlerinde geçen serideki tek Monkey Island oyunudur icabında kendisi. Tabii ki de yine SCUMM ve yine efsane atmosferin leziz müziklerle birleşimin eseridir İntikamın kendisi bu sefer.

2010 senesinde de Special Edition olarak yeni platform teknolojilerine uyarlanarak tekrar zevkten bilmem kaç köşe olmamıza da sebebiyet vermiştir. Allah razı olsun be ne diyeyim 🙂

Special Edition Longplay:

  • INDIANA JONES THE FATE OF THE ATLANTIS


Şimdi belki de biliyorsunuzdur. George Lucas, Steven Spielberg Francis ve Ford Coppola 70’lerin “New Hollywood” akımından beri beraber ve kankalar. O yüzden bu üç büyük adamın attığı her adım, her proje efsaneler yaratmıştır. Hal böyleyken Lucas ve Spielberg’ün aklından çıkma (sanırım onlar aynı fakülteden de mezun. İleri düzey bromance, ben size öyle diyeyim) Indinia Jones serisinin oyunlaştırılmaması bildiğin “bad strategy” olurdu.


Her ne kadar birçok platform için Indinia Jones oyunu yapılmış olsa da, aralarından en muazzam olanını seçin deseler The Fate of the Atlantis olurdu. Muhtemelen.

Bu oyun hakkında çok fazla yorumda bulunamayacağım çünkü diğer LucasArts Adventure oyunları arasında en az bu oyunu oynadım, hatta oynayıp da bitirmedim. Wikipedia sağ olsun sonunu oradan okuyup öğrendim.

Ama hikayeyi özetlemek gerekirse; Indinia Jones Atlantis’i bulma çabasındadır ve yine her zamanki gibi de Naziler peşindedir deyip kesiyorum. Bundan daha da özet olamazdı herhalde.

Çıktığı sene birçok ödül almış (hatta En İyi Oyun Ödülü bunların arasındadır) ve milyonlarca adet satmıştır. Hala klasik, kült oyunlar arasında yer almaktadır.

Devam oyunları da yapılmak istenmiş hatta iki farklı konsept üzerinde çalışmalar başlatılmış fakat “öngörülmeyen” nedenlerden ötürü yapılamamıştır. Fakat bu iki konseptte daha sonraları Lee Marrs ve Elaine Lee hanımefendileri tarafından Dark Horse Comics (Efsane!) serilerinde hayat bulmuşlardır.

DosBox emülatöründe oynanabiliyormuş bu oyunda ama yine de tam çözüm izlemek için buraya buyurunuz:

  • DAY OF THE TENTACLE


Mavranın dibi! Daha nasıl özetleyebilirim ki? Zamanın popüler kültürüne ve tarihi olaylara yaptığı zeki ve komik göndermelerinden tutun da zaman yolculuğu gibi bir bilim kurgu konseptini bu kadar iyi tiii ye alabilen yegane oyunlardan biridir.

Maniac Mansion oyunun devamı olan DOTT, güncellenmiş grafikleri, ara yüzü, seslendirme ve müzikleriyle Oyun Sanat mıdır, EVET SANATTIR cevabını yapıştırabileceğimiz türdendir. Bu oyun sayesinde Tim Schafer  adama tapınma noktasına gelmişimdir. Arkadaşım sen ne biçim bir adamsın sen ya? Seviyorum olm seni. VALLA!

DOTT, Chuck Jones klasik çizgi filmlerinden ve Amerikan tarihinden ilham alarak, bilim kurgu ögelerini de ekleyip ve bir güzel de Tim-Schafer-Stylaaaaa espri anlayışının homojen karışımıdır ve 1993 yılında piyasaya sürülmüştür. O zamanlar CD-ROM olayı patlamıştır ve oyunları CD formatında satın almak (floppy disk ne be? :P) havalıydı.

Amiga'cılar iyi biliriz. Disket candır be! :D

Amiga’cılar olarak iyi biliriz. Disket candır be! 😀

Özetle oyun, Çılgın Bilim Adamı tadındaki Dr. Fred Edison karakteri iki tür yaratık yaratır. Yeşil ve Mor Tentacle. Yeşil Tentacle Akdeniz iklimi gibi yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır. Uysal ve yufka yüreklidir. Ama Mor Tentacle? Mor, Yeşil’in tam tersi Karasal iklim gibidir. Bir gün bu iki eleman laboratuvarın dışında gezerlerken, Mor Tentacle toksik maddelerin aktığı nehirden su içer. Nedense işte, hatırlayamadım şimdi. Suyu içer içmez mutasyon geçirip, palete benzeyen iki kol sahip olur. Tabii mutasyonu bununla sınırla kalmaz ve deha seviyesinde zekası gelişir ve küresel hakimiyet isteği kabarır. Dr. Fred Edison durumu Mor Tentacle’ı öldürerek çözmek ister fakat Yeşil bu durum karşısında Maniac Mansion’dan edindiği arkadaşlarıyla beraber felaketin önüne geçmek için yola çıkarlar.

Gülmekten gözyaşı döktüğüm bir oyundu bu. İlk çıktığında 11 yaşındaydım. Zaten bu oyunu biraz geç edindim 13-14 yaşında falandım ve elimde Webster sözlükle (eh o zamanlar internet yok, akıllı telefonlar yok vs.) bir yandan oynuyor bir yanda da İngilizce’mi geliştiriyordum.

Dave Grossman ve Tim Schafer oyunu tasarlarken ciddi eğlenmişler. Bildiğiniz, sevdiğiniz şekilde eğlenmişler:

  • FULL THROTTLE

İŞTE! Benim gibi bir rock ve metal müzik hayranı adamın bayıla bayıla oynadığı oyun. 1995 yılının en güzel anlarından biri de Full Throttle’ın bizlere sunulmuş olmasıdır.

The Gone Jackals motor-rock, hard rock, heavy metal grubunun Bone to Pick albümünün tamamının oyunun soundtrack albümü olduğu söyleyerek başlayayım ilk önce. Bu arada lafı geçmişken dinleyin. Albümdeki tüm parçalar yok maalesef fakat %90’ı burada.

The Gone Jackals, Bone to Pick albümü:

LucasArts’ın yapmış olduğu en güzel “adventure” oyunlarından biridir. Müzikleri, grafikleri, hikayesi, oynanabilirliğiyle, her şeyiyle mükemmel diyebileceğim bir oyun FT. Fakat objektif olmak gerekirse, oyunun en kötü tarafı çok kısa olmasıydı. Eğer tam çözümü biliyorsanız oyun bir buçuk saat gibi bir zamanda bitirebiliyorsunuz. Ulan ne anladım ben bu işten?

Öykü kısaca: Polecats motosiklet çetesinin lideri Ben, 2040 yılının distopyasında ülkenin tek motosiklet üreticisi olan Malcom Corley beyefendi ile yolları hatta kaderleri kesişir. Malcom Corley, ülkedeki tek motosiklet üreten Corley Motors firmasının sahibi ve eski bir motorcudur.

Ortağı ve aynı zamanda Yönetim Kurulu Başkan Yardımıcısı olan suratsız, yılan, şerefsiz Adrian Ripburger ile Genel Hissedarlar Toplantısına gitmek için seyahat ederken 1995 yılının en karizmatik oyun başlangıcıyla oyun açılır. Açılış demosu bildiğiniz bir aksiyon filmiyle gibi başlar ve eski filmlerde (artık pek yapılmıyor çünkü) olduğu gibi başlangıç jeneriği ile başlıyor.

Hayatları kesişen bu iki adam, bir motorcu barında buluşuyorlar ve hemen kankaya bağlıyorlar. Ripburger’ın hem Malcom hem de Corley Motors için planları farklıdır ve bir taşta iki kuş vurmak için hain planını devreye sokar. Ripburger karakterinden nefret ettiğim kadar, o zamanlar, hiçbir karakterden bu kadar nefret etmemiştim.

Yolların efendisi gibi takılan Ben abimiz oyun başladığı andan itibaren öyle bir entrikanın içine balıklama dalıyor ki, insan düşünmeden edemiyor; yahu böyle güzel senaryosu ve aksiyonu bol oyun 2 saat sürer mi? Eleştirmenler tarafından en çok eleştirilen tarafıydı buydu oyunun.


İki kez devam oyunun yapılması için kollar sıvanmış olmasına rağmen, çeşitli öngörülen ve öngörülmeyen sebeplerden ötürü maalesef gün yüzü görememişlerdir. Şimdiler yapılsa aslında 1995 senesindeki hazzı alabilir miyiz bilemiyorum.

Ama Tim Schafer olmadan Full Throttle’ın devam oyunlarının yapılması, geliştirilmesi bile bile lades olmak demektir.

Full Throttle Longplay:

  • THE DIG

LucasArts’ın 30 Kasım 1995 senesinde piyasa sürdüğü başka bir adventure türünün başyapıtlarından. 2009 senesinden beri de Steam’de satılmaktadır bu arada.

Oyun o zamana kadar çıkmış tüm LucasArts etiketli adventure oyunlarından farklıdır. Bir kere Steven Spielberg’ün, en iyi bilim kurgu yazarlarından biri olan Orson Scott Card (Ender’s Game) ve Brian Moriarty ile beraber oyunu tasarlamış ve yazmış olmaları en önemli faktörlerden bir tanesi. Ayrıca diğer tüm LucasArts adventure oyunları olup, The Dig de hiç olmayan çok önemli bir ögeyse; espri anlayışı.

Bu oyun diğer oyunlara nazaran hiç de komik değil. Komik olsun diye de yapılmamış zaten. Hatta bazı anları var, harbiden siniriniz bozulabiliyor.


Ne var ki, oyunun en güzel özelliğini belirtmek gerekirse eğer, o da oyunun inanılmaz bir atmosfere sahip olduğudur. Tabii ki de inanılmaz bir atmosfer için de çok sağlam bir senaryo, gerilim dozu yüksek müzikler, seslendirme ve sanatsal bir grafik tasarım gerekmektedir. Grafikleri ve ses düzeni/tasarımı için çok da süper diyemeyeceğim çünkü ana karakterimiz Kaptan Boston Low’u (seslendiren ünlü aktör Robert Patrick) ve diğer karakterlerin diyaloglarını İngilizce alt yazıları açmazsanız pek de anlaşılmıyordu. Arka fon müziğiyle diyaloglar bazen karman çorman oluyordu.

Robert Patrick

Grafiklerde güzel de hani firma LucasArts olup Monkey Island gibi oyunlardan sonra böyle bir grafik tasarımı, ne biliyim, biraz zayıf gelmişti bana da. Amaaaaaan olsun ya! diye bağırmıştım sonra. Taş gibi oyun işte. Neden mi? Muazzam bir hikayesi var da ondan.

Özetle: Dünyamıza devasa bir meteor gelmektedir ve gezegenimize intikal ediş çizgisi ve hızı göz önüne alındığında meteorun gezegenimizi yok edebilecek güçte ve büyüklüktedir. Bilim adamlarının Atilla adını verdikleri meteoru durdurmak için hemen bir ekip tertip edilir ve uzaya yolculukları başlar.

Nükleer bombalar yerleştirildikten sonra ekip, meteorun içinin boş olduğunun anlayıp araştırma yapmak için giderler. Zaten gidiş o gidiş; meteorun merkezinde bulunan Dodekahedron (onikigen diyebiliriz sanırım) şeklindeki portalın içine girdikleri anda inanılmaz bir hızla hareket eden portal ekibi başka bir gezegene getirir. Gezegeni araştırıp gizemini çözmek ve Dünya’ya geri dönmek için maceramız başlar.

Eleştirmenler tarafından yerden yere, ağzını yüzünü kıracak şekilde eleştirdikleri noktaysa oyundaki bulmacaların (puzzle) çok zor olmasıydı. Bu kadar zor bulmacaları 1998 yılı çıkışlı Sanitarium oyununda görmüştük. Öööööfff nereden aklıma geldi şimdi bu oyun?

Son olarak, oyun Alan Dean Foster tarafından da romanlaştırılmıştır. Yazar en çok Star Wars Expanded Universe için yazdığı romanlarla tanınmaktadır. Şaşırdık mı? Tabii ki de hayır.

Hep tam çözüm videolarını koyduğum izlemeyi sizin tercihlerinize bırakmış olmama rağmen Full Throttle’dan sonra The Dig’in de tam çözümünü izlemenizi öneririm, sırf hikayeyi izlemek için bile harcayacağınız zamana değer.

The Dig Longplay:

  • THE CURSE OF MONKEY ISLAND


Eeh tabii, yıl olmuş 1997. Grafik anlayışı ve onu destekleyecek grafik kart teknolojileri güncellenip, yenilenince yardır o zaman bir Monkey Island oyunu da keyfini sürelim demişler. Çok bariz ama yani.

Korsan olmak için yanıp tutuşan bir mahallenin saf ama esas oğlanı Guybrush Threepwood ve sevgilisi Elaine Marley’nin yeni maceraları ve süper kalite grafik tasarım ve hikayesiyle gönüllerimizi bir kez daha fethetmeyi başarmıştır. Ah tabii unutmadan, LeChuck olmadan bir Monkey Island düşünülemez. Adam undead sonuçta illa ki…

Meeeeeşhuuuuuuur Gameshow dergisinde oyunun tanıtımını gördüğümde; valla ne yalan söyleyeyim şunu dedim: “Yahu bu çocuklar mutlu sona bir ulaşsınlar da kurban kesecem yemin ederim!”

Şimdi hayranlarının dünya çapında olduğunu ve her oynayanı mest ettiğini düşünürsek eleştirmenlerin TCMI için abartmadıklarını gayet de düşünebiliriz. Hele hele oyunun orijinal müzikleri…
Youtube’dan dinleyin siz de mest olun. Yahu hiç bıkmadan, usanmadan, defalarca dinlenebilecek oyun müziği nasıl yapabilirsin be adam? Yapmış işte 🙂

AllGame, CGW, Edge, GameSpot, PC Gamer ve PC Zone gibi eleştirmenlerden neredeyse tam puan almış bu oyunu es geçemezdik.

Haydi hep beraber izleyelim, Gaming Magic ne demekmiş öğrenelim!

TCoMI Longplay:

 

  • GRIM FANDANGO

 


En bombayı sona sakladım tabii ki. Zaten bu oyundan sonra LucasArts adventure türü oyunlar liginde resmen jubilesini yapmış oldu. Gameshow yazarları ve okuyucuları kafayı yemiştik oyun ilk piyasaya çıktığında. Ne güzel günlerdi be? VALLA!

30 Ekim 1998 yılında çıkan oyun piyasalarda BOMBA etkisi yaratmıştı fakat pazarlama açısından baktığınız zaman tam bir satış fiyaskosu yaşanmıştır.

Birçok özel ödülün sahibi ve hatta o kadar kült ve klasikler arasında yer almasından dolayı 27 Ocak 2015 tarihinde Remastered olarak yeni nesil oyuncuların beğenisine sunulmasına rağmen; 1998 yılında yaşayan “satış” azlığından dolayı LucasArts “Adventure Development” departmanını kapatıp, Star Wars ve varyantları diğer oyunların geliştirilmesine ağırlık verdi.

Remastered versiyonu nostalji tutkunlarına önemle tavsiye edilir. Hatta bence remastered versiyonu (genel grafik ve tasarım açısından) doğal olarak ilk versiyonundan kat be kat daha iyidir.

Bir adventure oyunu ancak bu kadar otantik olabilir. Aztek inanışındaki öteki dünya inanışını, 1940’lar ve 1950’lerin film noir filmlerinin etkisiyle, açısıyla harmanlanmış bir entrikalar zincirinin anlatıldığı oyunun hikayesini özetlemek gerekirse şayet:

Ana oğlan, Manuel “Manny” Calavera beyimiz Ölüler Şehrinde seyahat tanıtmalığı yapmaktır. Dünyamızda ölüp, öbür dünyaya ruhların yolculuk edebilmeleri için ruhların özelliklerine göre uygun trenlere binmeleri gerekmektedir. Haliyle, doğru trene binebilmek için doğru kişiden doğru hattın biletinin alınması gerekiyor.

Gayet sıkıcı olan bu işinde Manny görevini patronunun (Don Copal) baskısı altında eşekler gibi yapmak zorundadır ve bunun ezikliği de elemanımıza koyuyor doğal olarak.

Manny çalışma arkadaşı Domino Hurley’in elindeki müşterisi olan Mercedes “Meche” Colomar hanımefendiyi çalar. Terbiyesizliğin bu kadarı, erken emeklilik gibi hayaller kurarken, Kader ağlarını ölümden sonraki diyarda bile örer ve entrika, ihtiras, hırs, güç ve gerilimle dopdolu bir macera başlar böylelikle. Hikayenin devamını özellikle vermiyorum çünkü gerçekten oyunu film gibi yaptıkları için baştan sona izlemenizi şiddetle öneriyorum.

A compute image of approximately 40 characters, most skeletal figures with a few large, cartoonish characters, arranged on a series of steps, posing for the photograph; one figure is of a human face imposed onto the character.

Grim Fandango’da geçen tüm karakterler. Sol alt köşede de Tim Schafer! 😀

Bahsetmeden geçmek olmaz; Grim Fandango’daki karakterler, Meksika’daki Ölülerin Günü kutlamalarında kullanılan “cala” tarzı bebeklerden esinlenerek yaratılmışlar. Aşağıda hoş bir cala hanım kız bebeğini görebilirsiniz 😛

A photograph of a sculpture of a skeletal figure in a brightly-colored, feminine outfit and hat.

Meksika işi Cala bebeği

Tabii oyunun ana teması ve ruhu Meksika kültürünün büyük etkisiyle tasarlandığı için de seslendirme oyuncuları ve müzikler Latin Amerikan havasını çok başarılı bir şekilde oyuncularına sunmaktadır. Manny’i konuşurken dinlemek büyük zevkti.

Orijinal haliyle Remastered versiyonu arasındaki fark çok bariz. Remastered hali film noir etkisini çok daha iyi verebilmekte…

 

Remastered Version Grim Fandango Longplay:

LucasArts’ın geleceği hakkında pek bir yorumda bulunamam ama geçmişinin zaferlerle dolu olduğunu görmek yüzümde kocaman bir gülümsemeye sebep oluyor. Sonra da düşünmeden kendimi alamıyorum;

“Eskiden oynadığımız oyunlar ne güzeldi be?!?”

20-25 sene sonra 1995’li okurlarımız, “Eskiden oynadığımız oyunlar ne güzeldi be? Mass Effect, DragonAge falan… Azizim, artık öyle oyunlar yapmıyorlar valla…” gibi mesela.

Because gamers never grow old, they only level up! And they never die, only respawn!

 

- Yorumlar -