DC evreninin yeni filmi Justice League sonunda görücüye çıktı. Eleştirmenler ve izleyiciler tarafından – yine – ikiye ayrılan film hem prodüksiyon, hem de çıkış aşamasında hakkında bol bol konuşturdu. Gelen skandalların ardı arkası kesilmedi. Önce yönetmen Zack Snyder ailevi sebeplerden dolayı filmden ayrıldı ve filmin kalan kısmı tartışma yaratacak bir isme, Joss Whedon‘a emanet edildi.  Hatta Joss Whedon’ın filmin sonunu değiştirdiği söylentileri bile çıktı. Her 2 ayda bir çıkan “Ben Affleck Batman rolünü bırakıyor mu?!? ” haberleri de olunca beklentiler oldukça düştü. Bütün bunların yanında Wonder Woman‘ın başarısının altında ezilmemesi, BvS‘nin hatalarını az da olsa telafi etmesi gerekiyordu. Sonuç?

Film, umut veren ve iyi işlenen karakterleriyle Justice League ruhunu sonuna kadar taşıyor. Batfleck Arkham oyunlarından çıkıp gelmişcesine kötü adamları tokatlıyor, Wonder Woman bize kendini aşık etmeye devam ediyor ve en önemlisi Superman’i sonunda “umut” kavramıyla özdeşleştirebiliyoruz. Henry Cavill ” Superman’i köklerine döndürmeye çalışıyoruz. İlk kez bu filmde gerçek Superman’i izleme fırsatı bulacaksınız. Kendisi Justice League’in vicdanını oluşturan karakter.” açıklamasını yapmıştı ki, aynısını filmde gördüğümüzün garantisini verebilirim. Hani savaş alanına girdiğinde Batman dahil herkesi gülümsetmeyi başarabiliyor. (Evet, Batman gülüyor)

BvS’de bize göz kırpmış arkadaşlara gelecek olursak, hepsinin çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Flash “cuk” diye oturmuş ve ekibin neşe kaynağı konumunda. Babasıyla olan ilişkisine güzel değinmiş, Barry Allen’ın kişiliğini iyi yansıtmışlar. İlerideki Flashpoint filmi için şimdiden büyük bir hype yarattıklarını söyleyebiliriz sanırım. Aquaman ise… HARİKAYDI! Tek kelimeyle, harikaydı. Çizgi romanlar ve animasyonların çoğunda bile bu kadar sönük kalmış bir karakter sinemaya ancak bu kadar iyi yansıtılabilirdi. Filmin dram kısmını üstlenen kahramanımız Cyborg‘du. Victor Stone’un yaşadığı insan-makine gitgelini, yani Cyborg’un originini pek iyi verebildiklerini düşünmüyorum ama olası bir solo filmde – pek gerekli değil ama – anlatılabilir bir hikaye.

Senaryo tarafında ise yine aynı sorunla karşı karşıyayız. Filmin ilk yarısında biraz kesilmiş, hızlı bir hikaye sunumuyla allak bullak olan kafalar neyse ki sonrasında toparlanıyor. Hem haklı hem haksız tarafları var adamların. Birincisi, hiçbir karaktere solo film çekilmedi ve tek bir filmde üç yeni karakterin hikayesini bize sunmak zorundalar. İkincisi, film 120 dakika. Biraz da Warner Brothers‘ın pazarlama politikalarına kurban gittiğini söyleyebiliriz. Neyse ki güzel aksiyon sahneleriyle bütün bunları unutturabiliyorlar. *öhm Zack Snyder

Joss Whedon’ın filme eklediği sahneler çok net bir şekilde ayırt edilebiliyor. Gerek tonu, gerekse Marvel vari esprileriyle filmin sonuna adını yazdırıyor Whedon efendi. Filme kötü veya iyi bir etkisi olduğunu net bir şekilde söylemem ama filmin tonunu gerçekten açtığını rahatlıkla söyleyebilirim. Gelelim bol spoilerlı hikaye kısmına.

SPOILER ALERTSPOILER ALERTSPOILER ALERT

Başlangıç sekansı alışageldik Snyder tarzı. Yazılar akarken yavaş bir şekilde önceki olaylara dair özet geçiliyor. Tabi bütün bunların başında bıyıklı (!) Superman’ı görme fırsatı yakalıyoruz. Batfleck‘i aynı New52 Justice League sayısında olduğu gibi bir Parademon‘ı sorgularken görüyoruz. Ardından harika kadınımız kendine yaraşır bir şekilde mevzuya giriyor ve günü kurtarıyor. Bütün bu olaylar esnasında kötü adamımız Steppenwolf amazonların memleketini, Themyscira‘yı işgal ederek Mother Box’u ele geçiriyor. Steppenwolf, dünyaları fethetme göreviyle yükümlü bir yarı-tanrı. Kendisi dünyayı işgali sırasında Amazonlar, Atlantisliler ve insanlardan oluşan ordu tarafından yenilgiye uğratılıyor. Bu sahnede bir Green Lantern Corps. üyesi görme fırsatı yakalıyoruz ama çok geçmeden ölüyor ve yüzük yeni bir taşıyıcı bulmaya gidiyor. Belki de bu taşıyıcı Abin Sur‘dur 🙂 Aynı savaşta Zeus, Artemis, Hades ve daha birçok eski tanrıyı da görüyoruz.

Steppenwolf’a karşı koymanın tek başına mümkün olamayacağını anlayan Bruce, Diana’dan ekibi toplama konusunda yardım istiyor. Aquaman en başta teklifi reddetse de Atlantis’te yaşanan kavganın ardından ikna oluyor. Atlantis’e dışarıdan ufak bir bakış dahi yakalayamadık ama Mera‘yı iş üstünde görme fırsatı bulduk. Arthur ile aralarında geçen diyaloglardan da birbirleri pek tanımadıkları aşikar. Aquaman solo filminde daha detaylı anlatılacak olan hikaye için şimdiden heyecanlandık. Aynı şekilde Diana’da Cyborg’u ekibe kazandırmak için yanına gidiyor ve kendini dış dünyadan soyutlamış Victor Stone’u görüyor.  İnternette bahsi geçen kesilmiş sahneleri okuduğum kadarıyla Cyborg’un hayat hikayesine dair önemli sahneler sonradan kırpılmış. Cyborg’un hikayesi ile alakalı önemli eksiklikler var gerçekten ve elimizde olanlar da hızlı bir şekilde bize sunuluyor. Ah WB, vah WB demeye başlıyoruz yine… Flash’ın ekibe katılma kısmı ise fragmanlarda gördüğümüzle aynı. Bruce bir batarang fırlatıyor, Barry yavaş çekimde batarangi yakalıyor ve olanlar oluyor. İlk yarının sonlarına doğru bütün ekibi – malum kişi hariç – savaş halinde görüyoruz. Arada geçen Jim Gordon sahneleri de filme iyi oturmuş. J.K. Simmons beklenildiği gibi iyi bir Jim Gordon çıkarmış.

İkinci yarıya ekibin Batcave‘e giriş yapmasıyla başlıyoruz. Bruce ve Diana, Superman’in geri dönüp dönmemesi gerektiği üzerine tartışıyorlar; daha doğrusu geri getirilmesi veya getirilmemesi üzerine. Sonunda ellerindeki Mother Box’un yeterli güce sahip olduğu konusunda karar kılıyorlar ve Krypton gemisine doğru yola koyuluyorlar. Sızdırılan senaryoda bu fikri Bruce’a veren kişi Lex Luthor‘du ama kendisini bir sahne hariç göremedik ki bence bu da büyük bir eksiklikti. Tamam, BvS gibi milyon tane karakter ekleyip aynı hataya düşmeye gerek yok ama hikayedeki önemli noktaların eksikliği de hissedilmemeli. Superman sonunda canlanıyor ve bu “kafası karışık” Superman bizimkilerle dövüşmeye başlıyor. Batman’den dayak yiyen Superman’i bütün Justice League ile kolayca başa çıkarken görünce sinemada sevinç çığlıkları attık 😀 En son savaşta yer alan Superman’i de görünce” bu film olmuş” diyip gururlu adımlarla salondan ayrıldım.

Justice League deyince akla ilk gelen şeylerden biri tema müziğidir. Şu an animasyonları izleyenler içlerinden mırıldanmaya başladılar bile. İşte o müziğe dair en ufak bir ayrıntıyı filmde hissedemedim. Batman ve Superman’in klasik tema müzikleri belli sahnelerde kullanılmış ama Justice League’e dair bir tema müziği görememiş olmak hepimizi üzdü. İleri ki filmlerde de duymazsak fanlarına büyük ayıp ederler.

Ve artık süper kahraman filmlerinde bir klasik haline gelmiş post-credit sahneleri. Filmin sonunda 2 adet post-credit sahnesi gördük. İlki eskilere güzel bir atıfta bulunurken diğeri DCEU‘nun geleceği açısından önem arz eden bir sahneydi. İlk sahnede Superman ve Flash’ı yarışırken görme fırsatı yakaladık. İkinci sahnede Slade Wilson’ı, namıdeğer Deathstroke‘u (orijinal Deadpool) Lex Luthor’la Legion of Doom hakkında konuşurken gördük. Çok aşina olmadığımız bir grup olan Legion of Doom Black Manta, Sinestro, Black Adam, Captain Cold gibi süper kötüleri içeren, bir nevi bir anti Justice League. İleride kendilerini Justice League ile kafa kafaya görmek güzel olur.

Sonuç olarak Justice League, bir süper kahraman filminin nası olması gerektiğini bizlere ve kendi evrenine hatırlatır nitelikte olmuş. Ne BvS gibi sinematik evreni bir filmde inşa etmeye çalışmış, ne de Suicide Squad gibi goygoyun bokunu çıkarmış. Wonder Woman’ın başarısını katladığı pek söylenemez ama bizi hayal kırıklığına uğratmadı. Ha, hala Marvel’a yetişme ve evrenlerini hızlı inşa etme gibi bir çabaları var, orası açık ama bunu kendi tarzlarında yapmaktan da çekinmiyorlar. Umarız ileri ki DC filmlerinde “beklediğimden iyiydi” demekten kurtuluruz ve daha kaliteli yapımlar izleriz.

  • 7.2 / 10

 

- Yorumlar -