Bazı filmler vardır, her ne kadar genel izleyici kitlesi kötü saysa da belli bir kitle tarafından sevilirler ve ister istemez popüler kültürün bir parçası olurlar. Bazı filmler ise tüm izleyiciler tarafından hayal kırıklığı ya da “ben neden buna 15 lira verdim ki” olarak görülürler. Fakat bahsedeceğim film ikisi de değil.

The Room sinema tarihinin en kötü filmlerinden biri, fakat her ne kadar izlenemeyecek kadar kötü olsa da bir şekilde kült statüsüne erişmeyi başardı. Hem de kötü olmasının verdiği çekicilikle. Eğer internette yeteri kadar dolaştıysanız The Room’un ne olduğunu az çok biliyorsunuz, ancak yine de bilmeyenleri bu “sanat eseri” hakkında aydınlatmak için bu yazıyı yazmaya karar verdim. Hazırsanız başlıyoruz.

Oh Hi Mark!

Öncelikle bahsedeceğim filmi 2015 yılında çıkan ve Oscar kazanmış olan Room ile karıştırmayın. Bahsedeceğim film 2003 yılında Tommy Wiseau tarafından yazılmış ve yönetilmiş olan The Room. İkisini birbirinden ayırmak için başındaki “the” ekini aramanız yeterli.

The Room’un hikayesini özetlemem gerekirse; film Johnny adındaki bir adamın (ki kendisini de Tommy Wiseau oynuyor) çöküşünü anlatıyor. Johnny işinde başarılı, varlıklı, güzel bir sevgilisi ve ona değer veren arkadaşları olan, toplum tarafından sevilen bir adamdır ve bu çevresinin ona ihanet ettiğinden şüphelenerek yavaş yavaş maddi ve manevi her şeyini kaybetmeye başlar. Bu özetle birlikte insanın aklına “ne kadar kötü olabilir ki” sorusu geliyor. Çünkü güzel bir senaryosu var, doğru işlenirse günümüz toplumunda bireyin yerini çok güzel anlatabilir. Ne kadar kötü olabilir ki? Her şey. Filmle ilgili her şey kötü.

Filmimiz Tommy ve sevgilisi Lisa’nın odadaki (odaya alışsanız iyi olur, zira filmin %80’i burada geçiyor) küçük diyaloğu ile başlıyor. Fakat bir anda bıcırığın biri eve dalıyor ve aklınıza gelen ilk soru şu oluyor; bu kim şimdi? İnanın bana bu soruyu kendinize çok soracaksınız, zira film size kimin kim olduğunu açıklama zahmetine girmeyi reddediyor. Her karakterin kim olduğunu bulmak için üstün şifre çözme yeteneklerinizi kullanmak zorundasınız, en azından film size ipuçları veriyor… Çoğu zaman.

Derken film başlayalı daha beş dakika bile olmamışken çat diye bir sevişme sahnesi sizi karşılıyor. Ben bu tür sahnelere karşı değilim, doğru kullanıldığında filme farklı bir hava verdiklerini bile düşünüyorum; fakat ben hayatımda ilk kez bu tür bir sahneyi izlerken kötü hissettim. Hani ailenizle film izlerken birden bir sevişme sahnesi çıkar ve ortam olabildiğince garip olur ya? Utançtan yerin dibine girersiniz, mümkün mertebe aile bireyleriyle göz temasından kaçınırsınız… Unutun onu, emin olun o anlar bu sahneleri izlemekten daha az utanç verici. Çünkü burada başkası adına utanmayı öğreniyorsunuz ve filmde bu sahnelerden tonlarca var. Yarım saat geçmemişken en az beş tane görmüşümdür. Evet saydım.

Sahneleri uzun uzun anlatmayacağım fakat ben o sahnelerde Lisa’yı oynayan kadına çok üzülüyorum. Her ne kadar rolü gereği zevk alıyormuş gibi gözükse de gözlerinden orada olmak istemediğini anlayabiliyorsunuz. Orada olmak istemiyor, yönetmenin “kestik” sesini duymayı bekliyor, duyduğunda ilk işi evine koşup duşta üzerindeki utancı temizlemek olacak. Sahnelerin çoğunu dayanamayıp geçmek zorunda kaldım bu sebeple. Hoş değil.

Don’t Touch Me Motherf**ker!

Filmin başlangıcını az çok anladığımıza göre, filmin geri kalanını anlatmama çok gerek yok. Zira ortada anlatılacak bir film yok. Tüm sahneler birbirinden olabildiğince kopuk, neredeyse hiçbirinin bir anlamı yok. Mesela bir sahnede Johnny ve arkadaşları hep beraber takım elbiselerle odada oturuyor ve bir anda dışarı çıkıp futbol oynamaya başlıyorlar. Birincisi, neden üzerinizde takım elbise var? İkincisi, bu sahneyi koyma sebebiniz ne? Üçüncüsü, ben neden böyle bir film için oturup inceleme yazıyorum? Bu nedir?

İşin garip tarafı, filmin başından sonuna kadar Lisa karakterine ister istemez bilenmeye başlıyorsunuz. Hans Landa’dan beri ben bu kadar şeytani bir karkater izlemedim. Filmde Lisa’nın hareketlerini affettirecek hiçbir şey yok, resmen Wiseau burada saf kötülüğü resmetmiş. Annesine utanmadan Johnny’i aldattığını söylüyor, Johnny’e zorla içki içirip utanmadan Johnny’nin ona vurduğu iftirasını yayıyor, sevgilisinin gözü önünde onun en yakın arkadaşına yükseliyor… Vallahi filmin setinde olsam o kadına dalardım.

Sonuç olarak Johnny’nin sevgilisi Lisa onu en yakın arkadaşı Mark’la aldatıyor, daha sonra Johnny bu acıya dayanamayıp kafasına sıkıyor, filmin bu noktaya kadar taşıdığı her hikaye parçası teker teker parçalanmaya başlıyor… Şimdi kalkıp “e ama Ali spoiler veriyorsun insan uyarır” diyebilirsiniz, ancak emin olun hiçbir şey değişmeyecek. Zira filmi izlerken zevk alacağınız kısım filmin hikayesi, saçma diyalogları, kötü oyunculuk ya da saçma sahne geçişleri değil. Tommy Wiseau.

You’re Tearing Me Apart Lisa!

Kimin nesi olduğu belli olmayan bir adam Tommy Wiseau. Nereden geldiği belli değil, nereli olduğu belli değil, hakkında tek bilinen Polonya’dan Amerika’ya göç ettiği. Ömründe hiç film izlemediğinin de garantisini verebilirim, zira filmin kendisi bu düşüncemi destekleyen en somut kanıt. Fakat filmi “iyi” yapan şey de Wiseau’nun ta kendisi. Oyunculuğu o kadar anlamsız, o kadar histerik, o kadar gülünç ki; bir yerden sonra filmden keyif almaya ve eğlenmeye başlıyorsunuz. Bugüne kadar Hollywood tarihinde hiçbir oyuncu bunu başaramadı ve başaracak gibi de durmuyor.

Peki filmi ana akıma katan şey ne? Tabii ki film ana akıma karışmadan önce internet tarafından biliniyor ve seviliyor, fakat filme “hak ettiği” popülerliği kazandıran şey Mark karakterini oynayan Greg Sestero’nun yazdığı “The Disaster Artist” kitabı. 2013’te çıkan ve The Room’un perde arkasını anlatan kitap, saçma sapan film konusunda uzmanlık kazanan James Franco’nun dikkatini çekiyor ve kitapla aynı ismi taşıyan bir film ortaya çıkıyor. Yakın zamanda ABD’de gösterime giren film Türkiye’ye gelir mi bilemeyiz, ancak gelirse şahane olur.

Sonuç olarak The Room, her sinemaseverin izlemesi gereken bir yapım. Fakat benim size önerim, filmi tek başınıza izlemeyin. Yakın arkadaşlarınızla aranızda en iyi televizyona sahip olanın evinde toplanın, paranızın yettiği en iyi çerezleri alın. Hep beraber bu filmi izleyin. Birlikte gerçekleştirirken en çok eğlenebileceğiniz aktivite bu filmi izlemek olacaktır. Benden söylemesi.

Ha derseniz ben kaliteli bir film izlemek istiyorum, aman diyeyim bulaşmayın bu filme. Sinemadan soğursunuz.

- Yorumlar -