Blade Runner 2049 filmi bu hafta ülkemize geldi ama sansüre uğrayarak geldi. Daha önce de haberleştirdiğimiz gibi Sony Pictures kendi kafasına göre, “Burası orta doğu ülkesi ben buraya uygun filmi kırpayım” diyerek bir skandala yol açmıştı. İncelemede buna da yer vereceğim ama izninizle biraz filmi övmek istiyorum.

Blade Runner filmi benim için yeri çok farklı olan bir yapım. Sinema tarihinde en çok sevdiğin film ne sorusuna direk vereceğim cevap budur. Türkçe çevirisi Bıçak Sırtı olan (Hiç de sevmem bu ismi yok bıçak arası, etli ekmek falan.) 1982 yapımı bir Ridley Scott efsanesi.

Hikayesini Philip K. Dick’in “Androidler elektrikli koyun düşler mi?” kitabından (efsane kitap okuyun!) alan ve replikaların (androidlerin) distopik bir evrende hayatta kalmaya çalışırken bir polis tarafından avlanmalarını anlatan bir yapım. Harrison Ford’un başarılı oyunculuğu da işin içine girince, al sana kült film.

Benim böyle bazı distopya filmlerine aşırı bir sevgim var neden bilmiyorum. Blade Runner olsun, Brazil olsun, ne bileyim bir Equilibrium veya Children of Men olsun hepsini ayrı ayrı seviyorum. Cyber punk havasında olan Blade Runner’ın yenisinin çekileceğini duyduğumda ve bunun hikayenin devamı niteliği olduğunu öğrendiğimde nasıl bir heyecan yaşadım, varın siz tahmin edin. Üstelik Harrison Ford da kadroda yani…

Blade Runner 2049’da Ryan Gosling’in başrolü aldığını duyduğumda içim bir rahatladı yalan yok. Yakışacağına adım gibi emindim. Sırada en önemli soru vardı; yönetmeni kim olacak? Ridley Scott yeniden iş başı yapacak gibi görünmüyordu. Son dönemde Dune filminin remake’i için de adı geçen Denis Villeneuve yönetmen koltuğuna oturacak dendiğinde kendi kendime, “Lan bu iş olacak hakkaten” dedim yalan yok. Çok doğru bir seçimdi gerçekten.

Nitekim filmi daha izlemeden, trailerlarında bunun bir sanat eseri olacağının sinyalleri veriliyordu. Nitekim sinemada o renkleri, sahneleri gördüğümde nefesim kesildi. Çok büyük iş yapmış Villeneuve abimiz.

Gelelim hikayeye… İlk filmin havasını oldukça korumuşlar. Çok büyük olayların içine dahil olmak yerine, tıpkı ilk filmde olduğu gibi bir arayışın içerisine düşüyoruz. Teknolojinin hologramlar üzerinden geliştiği ancak cihazların çok uç olmayıp, tıpkı Brazil’dekilere benzer retro futüristik bir yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bence bu da oldukça hoş bir detaydı.

İlk filme sıkça göndermelerin yapıldığı ve aynı dokunun korunduğunu görmek beni çok memnun etti. Müzikleri aşırı vurucu ve hatta bazen rahatsız edici olsa da filme inanılmaz bir uyum sağlamış görünüyor.

Hikayeden spoiler olmaması için pek bahsetmeyeceğim ancak Ryan Gosling’in “K” karakterinin kendi içinde yaşadığı çatışmaları oldukça iyi yansıtıyor ve tabi Jared Leto’nun çılgın karakteri filmi tamamlayan öge olmuş diyebiliriz.

Gelelim Sony Pictures’ın şımarıklığına. Adeta bir Arap, bir Orta Doğu ülkesi muamelesi yaparak filmden insafsızca sahneler kesmesi hem filmin yapımında emeği geçenlere, hem izleyicilere büyük bir saygısızlık. Malesef en ufak yeri bile kesmişler. İzlerken çıldırmamak için kendimi zor tuttum. Yazıklar olsun Sony!

Neyse malum ortamlara düşünce tekrar izlemek şart artık. Filme dönelim tekrar.

Karanlık, distopik ve şaşırtıcı bir sanat eseri yaratmış Denis Villeneuve. Üstelik sanki devamı da gelecek gibi. Açıkçası bundan bir tane daha yapabilirlerse ben varım. Seve seve izlerim. Siz de gidip 3D olarak izleyin derim. Sansür falan ama yapacak pek bir şey yok.

- Yorumlar -