Assassin's Creed: Origins'i İnceledik (Spoiler İçerir)
Artıları
  • Aşmış grafikler ve ortam tasarımları
  • Kaliteli hikaye ve yan görevler
  • Antik Mısır !!
Eksileri
  • Yetersiz Müzikler
  • Sığ yan karakterler
8.686

İngilizce’de “fits like a glove”, Türkçe’de “cuk oturmak” diye geçen bir tabir var. Sarımsaklı yoğurt mantıya, Ahmet Hakan Kanal D ana haber bültenine, Babel Beşiktaş’ın 4-3-2-1’ine “cuk diye  oturdu” diyoruz. Bugüne kadar anlattığı hikayelerin gelişimi ve geçmişi, sandbox yapısı ile Assassin’s Creed: Origins’de, dünya tarihinin açık ara en ilginç ve gizemli medeniyeti olan antik Mısır dönemine “cuk diye oturmuş”. Neden ve nasıl mı? Anlatayım…

Canımız ciğerimiz Assassin’s Creed 2 ve ek paketleri ile oyunun ruhu ve atmosferi, rönesans İtalyası ve antik Roma ile adeta bütünleşmiş ve konunun genel hatları belirlenmişti. Oyunun antagonisti Rodrigo Borgia; Pontifex Maximus, Roma Başpiskoposu, yani Papa Alexander VI idi. Oyun, doğrudan antik çağ felsefe birikimine tekrar ulaşılması sonucu başlayan rönesans döneminde geçiyordu ve ek paketler de sırasıyla eski Roma ve “Nova Roma” yani İstanbul since 1453!! de geçiyordu. Auditore’lerin fakirhanesinin alt katında bile antik çağlardan kalma Assassin heykelleri vardı. Kısacası atmosferi, karakterleri ve konusu itibarıyla Assassin’s Creed serisi, antik çağlar ve Roma ile adeta bütünleşmişti.

GEÇMİŞ ZAMANLARIN ÇOK TANIDIK YANKISI

Prince of Persia: Sands of Time efsanesini, ardından da Assassin’s Creed I, II ve Brotherhood oyunlarını yaratan direktör Patrice Désilets’i kovan, müthiş müzikler besteleyen Jesper Kyd ile bir daha çalışmayan, E3’de yeni oyun tanıtımlarına aşmış grafik ve ses koyup, sonra bunları downgrade edip oyunu çıkartan ve E3 grafiklerini kabak gibi oyun dosyaları içinde E3GraphX klasöründe unutan (utanmasalar System32 koyacaklar klasörün adını) Ubisoft, tamamen Kanadalı olmasına rağmen, üçüncü oyun için Kanada hakkında “şapkamız” diye kafa bulan ABD’nin Bağımsızlık Savaşını konu almayı uygun gördü. Üstelik Ezio gibi elimizde büyümüş bir karakterden sonra, ismi Ratonhnhaké:ton (?!?!?) olan ergen irisi bir karakter ve son derece sıkıcı işlenmiş hikaye eklenince, Assassin’s Creed III hiç bir beklentiyi karşılamadı. İşte tam bu noktadan itibaren seri de bir türlü toparlanamadı, Amerikan bağımsızlık savaşı, Fransiz ihtilali, Karayip Korsanları (film olan değil, konu olan) ve en son Victoria dönemi gibi tarihin birbirinden çok alakasız noktalarını konu alması, seriye olan bütün ilgiyi yok etti, oyunla alakalı tarihi zamanlara gitmek yerine, enteresan tarihi dönemlere oyunu uydurma çabaları, senaryo açısından ellerini kollarını bağladı.

İşte sonunda Ubisoft bu hatasından Assassin’s Creed: Origins ile dönmüş. Oyunun konusu, ruhuna uyan, hikayeyi zenginleştiren ve oyuncuda merak hissiyatı yaratan antik Mısır’ın son çağlarında, Ptolemy hanedanlığı döneminde ve Gaius Julius Caesar’ın Mısır’a gelmesinden hemen önce geçiyor. 3500 yıla yayılan antik Mısır tarihinin son dönemleri olmasına rağmen, tarih mükemmel seçilmiş çünkü Cleopatra, günümüze, piramitlere olduğundan daha yakın. Piramitler ve antik Mısır hala gizemli ve eski, ancak tarih hala antik çağlar. Firavunların mezarlarını, piramitleri ve kuma gömülmüş tapınakları keşfedebiliyor, aynı zamanda antik Mısır günlük hayatına, insanların yaşayış biçimine ve Nil nehrine tanık olabiliyorsunuz. Oyunda ilk ulaşacağınız şehir olan İskenderiye, antik Mısır’ın kalbinde yükselen bir antik Yunan şehiri ve bu, aynı anda hem Mısır hem de Yunan mimarisini ve atmosferini tatmanızı sağlıyor. Eski bir Mısır köyünde başlayıp, kendimi birden antik Yunan şehrinde bulmak açıkcası beni mest etti, uzun bir süre ortalıkta gezip, manzara seyrettim.

RPG ÖĞELERİ CANDIR

Oyunun esas yeniliği ise, oynanış kısmında. Assassin’s Creed ilk defa karşımıza RPG olarak çıkıyor. Peki sadece item ve talent tree eklemek bir oyunu RPG yapmaya yeter mi? Tabi ki yetmez…RPG’lerin olmazsa olmazı olan diyalog seçenekleri, bu oyunda yok. Bu da aslında oyunu RPG türünden çıkarmaya yetecek kadar büyük bir fark. 62 saatte yarısına kadar gelebildiğim oyun dünyasını yarı yarıya küçültüp, diyaloglarla ve görevlerle Assassin mi Templar mı olacağımıza (ya da kuracağımıza) karar verebildiğimiz bir oyun yapsalardı, The Witcher 3’den sonra gelmiş geçmiş en iyi ikinci oyun olmuş derdik. Ancak onun yerine her şeyin eskisi gibi lineer ilerlediği, içine biraz RPG öğelerinin katıldığı bir oyunla karşı karşıyayız. Kötü değil, güzel de olmuş, seriye yeni bir soluk getirmiş. Bu açıdan Black Flag görüntüde daha öne çıksa da, o da temelinde “tek mountunuzu modifiye edebildiğiniz” Assassin’s Creed oyunuydu. Bu kadar büyük oyun dünyasında görevleri bulmak eziyet haline gelmesin diye, karakterin kontrolünde bir de kartal eklenmiş. Bu kartalın bakış açısına geçtiğinizde, dünyaya kuş bakışı bakabiliyor, görevlerin ve objelerin konumunu işaretleyebiliyorsunuz. Oynanış açısından en isabetli karar bu olmuş diyebilirim.

Grafikler ve dünya ise müthiş. Zaten başlı başına mucize olan antik Mısır dünyası, oyuna muhteşem aktarılmış. Nil deltasının verimli topraklarından çıkıp çöle, oradan piramitlere hatta oradan da antik Yunan ve Roma şehirlerine uzanan müthiş bir coğrafyası var. Atınızla ilerlerken birden karşınıza çıkan duvarları hiyerogliflerle süslü tapınaklar, antik Mısır yaşantısını devam ettiren köyler, tablo gibi görüntüler sunuyor. Aynı karenin içerisinde İskenderiye’nin tepesindeki Serapion tapınağı, uzakta piramitlerin gölgesi ve batan güneş, bugüne kadar bir oyunda gördüğüm en güzel manzarayı yarattı. Ana karakterin animasyonları da çok başarılı, ancak oyunun bu alandaki en büyük defosu yine NPC’lerde. Assassin’s Creed serisinin vazgeçilmez hemoroidli NPC yürüyüşü, bu oyunda da var. Yine diğer oyunlardaki gibi, herkes hemen hemen aynı boy ve kiloda. Önemsiz gibi gözüken bu detay esasında oyuncu üzerinde yapay bir dünyada yaşadığı hissi yaratıyor ve bu kadar uğraşılmış, emek harcanmış oyun dünyasına ve gerçekçiliğe büyük zarar veriyor.

HİKAYE GÜZEL; AMA …

Hikaye malesef (ve yine) oyunun güçlü tarafı değil, örneğin Assassin’s Creed II oyununda, suikasta hazırlanırken, hedef hakkında detaylı bilgiler verilirdi. Bu oyunda ise bu kısım açıkça atlanmış, çoğu hedefi neden öldürdüğümü hatırlamıyorum. Oyunda antagonist diyebileceğimiz, öne çıkan bir karakter de yok, bütün kötülüklerin başıymış gibi gösterilen Flavius’un ne yaptığını, neden yaptığını, neyin peşinde olduğunu hiç bir şekilde açıklamamışlar. Kel Behzat’ın bile rasyonel bir nedeni varken, Flavius’un belirgin bir nedeni yok. Üstelik oyun, bitmesi gereken yerde bitmeyerek, beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Aya, Pompey, Caesar, Cleopatra, Marcus Antonius, Brutus Scipio altıgenine mükemmel şekilde konumlandırılabilecek bir hikaye yazılabilecek iken, bu fırsat oyunun gereksiz uzayan sonu yüzünden geri tepilmiş. Caesar, Spartacus dizisinde izlediğim Caesar karakteri kadar kötü, Pompey neredeyse yok, Cleopatra’nın neyi neden yaptığı belli değil, hem Caesar’la ilişkisi, hem de Aya’ya ihaneti, çok üstün körü işlenmiş.

RPG oyunlarında en önemli iki unsur, hikayenin işlenişi ve müzikleridir. Hikaye ne kadar güzel işlenirse işlensin, müzik kısmı yetersiz kalırsa, anlatım ciddi anlamda etkisizleşir. Assassin’s Creed II’de Ezio’nun abisiyle kuleye tırmandığı an arkada çalan müzik olmasa, o sahne bu kadar etkileyici olabilir miydi? Çok uzağa gitmiyorum, The Witcher 3’ün menü müziğinin bile tamamlayıcı etkisi büyük. Nedense müzik kısmı, oyun dünyasının en göz ardı edilmiş noktalarından biriydi. The Witcher 3 ve onun 100 milyonu izlenmeyi geçen Soundtrack’i sağolsun, oyun firmaları sonunda bu gerçeğin farkına vardılar, ancak çok geç oldu. Blizzard, sembol isim Matt Uelmen’i, Total War serisi efsanevi Jeff van Dyk’ı, Ubisoft’ta Jesper Kyd’i kaybetti ve bu isimlerin de yeri asla doldurulamadı. Assassin’s Creed: Origins’in de en ama en büyük eksiği müzik departmanında ortaya çıkıyor. Dün gece yatmadan önce izlediğim Assassin’s Creed II Let’s Play videosunda bile müzikler bende rönesans atmosferi ve bilinmeyen, gizemli bir şey araştırdığım hissi yaratırken, Origins’in müzikleri çoğu yerde irite ediyor. Üstelik antik Mısır bir bestekarın üstüne en kolay müzik yazabileceği temalardan biri. Bütün Mısır belgesellerinde kullanılmış, her müzisyenin elinin altında olan choir padler bile işe yarayabilecek iken, bu oyunda nedense arabik enstrümanlar ve tonlar kullanılmış, antik Mısır ve antik Yunan dokusu ile alakasız kalmış.

ANTİK MISIR, ANTİK YUNAN VE ANTİK ROMA VARKEN SIKILMAK PEK MÜMKÜN DEĞİL

Müthiş grafikleri, muhteşem atmosferi, sürekli keşfetmeye teşvik eden çok zengin oyun dünyası ile Assassin’s Creed: Origins, seriye yeni bir anlayış ve olası ek paketler ve oyunlar için çok sağlam bir temel sağlamış. Artık hepimizin içini sıkan eski mekaniklerin bir köşeye atılması ve rol yapma öğelerinin ağırlıkta olması açıkçası seriyi kurtaran hamle olmuş, ancak rol yapma konusunda da gereğinden fazla muhafazakar kalmış; diyalog seçeneklerinin ve hiç bir seçimin olmayışı, benim gözümde ciddi bir eksiklik. Yine de Assassin’s Creed: Origins, müthiş grafiklerin, açık oyun dünyasının ve zengin bir dönemin bütün avantajlarını kullanmayı bilmiş, çok sarmayan hikaye ve arka planı oturmamış karakterlerine rağmen,

Sonuç olarak, Assassin’s Creed: Origins oynaması çok zevkli bir oyun. Ve daha yazacağımız, üzerine konuşabileceğimiz de çok konu var aslında… An itibari ile, 2017’de çıkan oyunlar arasında en iyi oyun bu diyebiliriz. 

 

- Yorumlar -